Özel Bir Dostluğun Hikâyesi – Hayatın içinden Kısa Hikayeler-2

Son güncelleme : Ekim 19, 2017


Özel Bir Dostluğun Hikâyesi

 Hayatın içinden Kısa Hikayeler-2


Bundan on sene önce, hiç beklemediğim şekilde hayatıma giren, gene hiç beklemediğim şekilde hayatımdan çıkan bir çocuğun hikâyesidir bu.
Ben küçük bir işletmesi olan, iki çocuklu bir ailenin aile babasıyım. Sevecen ve anlayışlı bir eşle, günlük sıradan sorunlar dışında önemli sorunu olmayan, düzenli hayatı olan, sürprizlere pek alışık olmayan ve geçim derdiyle meşgul biriyim.
O pazartesi günü iyi bir dostum olan, Dr. Ercan, iş yerim de beni ziyarete gelmişti. Dr. Ercan çocuk esirgeme kurumunun, Karşıyaka çocuk yuvasında görevliydi. Zaman zaman çocuk yuvasından, yuvadaki çocuklardan, orada yaşanan kimi tatlı, kimi acı olaylardan bahsederdi. Bende giderek çocukların bir kısmını ismen ve kişilik olarak tanımaya başlamıştım. Bazı çocuklar yaramaz, bazıları zeki, bazıları içine kapanık, bazıları da kavgacıydı. Bildiğiniz Türk cemiyetinin küçük bir kesimi gibiydi. Bir farkla, annesiz ve babasız olmak çocukların çoğunu psikolojik sorunlu yapmıştı. Tüm çocukların sevgiye, dostluğa velhasıl bir anne babaya ihtiyaçları vardı.
Çocuk Yuvası
Meğer Dr. Ercan’ın o gün bana uğraması sadece ziyaret amacı ile değilmiş. Bana bir taleple gelmişti. Eğitim sorunları olan bazı çocukların özel bir okulda eğitim görebilmeleri için, çocukların her gün bir servisle bu okula götürülüp getirilmeleri gerekiyordu. Dolayısı ile bir servise veya servis ücretini karşılayacak bir kaynağa ihtiyaç duyuyorlardı.
Ben ve ortağım (bizi fazlaca zorlamayacak olan bu bedeli) beraberce karşılamaya karar verdik. Verdiğimiz bu desteğin ne kadar önemli olduğunu zamanla görme imkânını bulacaktım. Birkaç ay sonra Dr. Ercan, servisten istifade eden çocukları – ki bunlar altı çocuktu – toplamış ve bana bir teşekkür ziyaretine gelmişti. İlk dikkatimi çeken çocukların otistik oluşuydu. İnsan engelli çocuklarla bire bir teması olmadan, dış görünümlerinin aksine, sevecen ve zeki olabildiklerini tam anlayamıyor. Bu ilk temas, bende, bu kimsesiz çocuklara karşı, özel bir merak ve ilgi uyandırdı. Dr. Ercan beni arada bir çocuk yuvasını ziyarete çağırıyordu. Zaman darlığından – gerçekte ziyarete hazır olmadığımdan – hep teklifi erteliyordum. Bu defa teklif benden geldi, dr. da memnuniyetle kabul etti.
Randevulaştığımız saatte öksüz çocuklar yuvasına gittim. Doktorun odasını sordum ve kapısını çalıp girdim. Hoş beş ten sonra sıcak bir kahve geldi. Biz sohbet ederken kapı çalındı 7 yaşlarında yetim bir oğlan çocuğu odaya girdi ve bizim Dr. un boynuna sarıldı ve sıkı sıkı tuttu. Ben şaşırmıştım. Eğitmeni ile öğrencinin samimiyeti beni çok duygulandırmıştı. Çocuk talebini dile getirdikten sonra odadan ayrıldı. Dr. benim soru dolu bakışlarımdan durumu tam anlamadığımı görmüştü. “Buradaki çocuklara verebileceğin en büyük hediye sevgidir, şimdi gördüğün çocuğun esasında bir problemi yoktu, bana sarılarak, ebeveyn sevgisinin yerini alamasa da, bir sıcak dost ihtiyacını karşıladı dedi.
Biraz oturduktan sonra, Dr. beni ders verilen bir sınıfı beraberce ziyaret etmeyi ve çocukları bir de sınıfta görmemizi teklif etti. Gittiğimiz sınıfta 15 kadar çocuk oyunla karışık bir  eğitim almaktaydılar. Çocukların yaş ortalaması 6/8 civarındaydı.
Çocukların davranışları biri birin den çok farklıydı. Dikkatle çocukları incelemeye başladım. Birbiri ile itişen, bir melodi mırıldanan, bir kelimeyi sürekli tekrar eden, bağırıp, çağıran ve bu ortam içerisinde bir şeyler anlatmaya çalışan eğitmeni dinlemeye çalışan ve fakat benim de bu eğitimden hiçbir şey anlamadığımı gören Dr. Bana gülerek baktı ve “az sabırlı ol ve seyret” dedi. Dediğini yaptım ve bekleyip çocukları gözlemlemeye devam ettim. O hengâme içinde eğitmenin sorduğu sorulara birileri parmak kaldırıyor, birileri bağırarak cevap veriyor ve bir şekilde çocuklar bazısı az,  bazısı çok derse iştirak ediyordu. Önce bana çok anlaşılmaz gelen bu eğitim, seyrettikçe bir anlam kazanmaya başladı. Benim zamanımdaki disiplin bu çocuklara tatbik edilemiyordu. Bu çocukları eğitebilmenin en iyi yolunun onları ciddiye aldığını göstermek, onlara arkadaşça yaklaşmak ve kesinlikle sert çıkmamak olduğunu görmüştüm. Sınıfta dikkatimi çeken 7/8 yaşlarında, siyah saçlı, kapkara iri gözlü, bir çocuk gözlerini bana dikmiş, hafiften ileri geri sallanarak elindeki tahta küpü masaya vuruyordu. Bakışları dik, dikkatli ve çok sevecendi. Tüm sınıfın içinde bu çocuk hemen dikkatimi çekti. Ben arada bir ona bakıyordum ama o neredeyse gözünü benden hiç ayırmıyordu. Önce biraz rahatsızlık hissettim. Sonra bende daha sık ve uzun ona bakmaya başladım. Sanki bir yarışa girmiştik. Sonra nasıl olduysa birden bana gülümsedi. Bende Dr. dan müsaade dileyip çocukla ilgilenmek istedim. Dr. “git yanına otur” dedi. Dediğini yaptım ve çocuğun yanına oturdum. Hiç reaksiyon göstermedi ama hafif tebessümle beni izlemeye devam etti.
Ben ona ismini sordum. Cevap olarak, Bana “Senin ismin baba mı?” dedi,  şaşırmıştım. İki çocuğum vardı ve yaşları bu çocuğun yaşına yakındı. Onlar için tabii ki babaydım, ancak çocuğun bu sorusuna hemen cevap veremedim. Düşündükten sonra ismim “hakan”, ancak bana ”baba” da diyen de var dedim. Biraz konuştuktan sonra isminin “Bahtiyar” olduğunu söyledi. Yarım saat kadar yanında oturdum “artık gitmem lazım” deyip ayağa kalkmaya meylettim. O küçücük eliyle elimi tuttu ve “Gene gel, olur mu?” dedi. Biraz buruklaşmıştı bende aynı etki altındaydım. ”tamam, söz veriyorum en geç üç gün içinde tekrar seni görmeye geleceğim.” Dedim. Elimi bıraktı ve ciddi bir yüz ifadesi ile “muhakkak gel olur mu?” dedi. Başımı salladım “Kesinlikle geleceğim” dedim.
Dışarı çıktığımızda doktordan dan çocuk hakkında bilgi istedim. Dr. Bana baktı “anlaşılan bu çocuğa yakınlık duyuyorsun. Ama şunu iyi bil ki; buradaki çocuklar senden maddi bir şey değil, sevgi beklerler. Eğer bu çocuğa gösterdiğin ilgi devamlı olmayacaksa hiç başlama. Çünkü iki kere gelip bir daha gelmemen bu çocuğu fena halde yıkar, perişan eder. Bu yavruların duygu dünyaları çok kırılgan ve narindir, bu nedenle şimdi git, iyice düşün ve kararını öyle ver. Eğer kararın olumlu olursa bu beni çok sevindirir. Hiç olmazsa bir çocuğumuza bir baba figürü temin etmiş oluruz” dedi. O anda işin çok ciddi bir karar gerektirdiğini anladım. Ben o çocuğa sözde vermiştim geri gelmek için. Baktım pek de düşünülecek bir şey yoktu.
Galiba hayat kendi kurgusunu bize sormadan hazırlamıştı. “Düşünmeme gerek yok ben bu göreve hazırım, hem isteyerek, hem severek “ dedim. Bunun üzerine Dr. Anlatmaya başladı:
“Bahtiyar’ın annesi doğumdan sonra başka biriyle evini terk etmişti. Babası çocuğa dört sene bakmıştı. Çok zor olmuştu ama dört uzun yıl bu işi götürmüştü. Bir akşam kahvede çıkan kavga da bıçaklanmış, kaldırıldığı hastanede ölmüştü.
Komşuları çocuğa bir müddet bakmış sonra onu çocuk esirgeme kurumuna teslim etmişlerdi. Bize iki yıl önce teslim edildi. Yaşı altı ama yedi, sekiz yaşında gösteriyor. İsmi ile çelişkili bir kısa hayatı olmuştu. İnşallah sen bu gidişatın değişmesinde katkı sağlarsın” dedi
Yuvayı ziyaretimin ertesi günü “nasıl bir işe kalkıştığımı, acaba bu olayı unutup, normal hayatıma gerimi dönmeliyim” gibi düşünmeye başlamıştım. Ama o çocuk gözümün önüne geldi, onu mutlu edebileceğime güvenerek yola devam kararın, bir daha bozmayı düşünmemek üzere, aldım. İnsanın karar verdiği zamanki huzuru hissettim. Bu şimdiye kadar aldığım, her halde en mesuliyet gerektiren kararlardan biriydi.
Üç gün sonra söz verdiğim gibi, çocuk yuvasına gittim. Bu  ilk ziyaretimi doktora  daha önce bildirdiğim için, beni odasında bekliyordu. Bahtiyar’ı odasına çağırmanın yanlış olacağını anlattı. Doktorla beraber Bahtiyar’ın bulunduğu sınıfa gittik. O nu dışarı çağırdı. Bahtiyar o kara gözleri ile bana bakıyordu. Yüzünde hem kızgınlık, hem mutluluk ifadesi vardı. Kızmıştı çünkü üç gün belemek, sonunda birde bütün sabah boyunca gelmemiş olmam  onu gelip gelmeyeceğim konusunda şüpheye düşürmüştü. Mutluydu çünkü beklediği olmuş onunla ilgilenen bir yabancı baba figürü oluşmuştu. Beraberce yuvanın arka bahçesine çıktık. Dr. Bizi baş başa bırakmıştı. O da birlikteliğin nasıl gelişeceğini merak ediyordu. Beni yeteri kadar uyarmış ve nasıl davranmam konusunda ayrıca elinden geldiğince beni aydınlatmıştı.
Ben “nasılsın?” dedim. Tüm çocuklara dağıtılmak üzere oyuncaklar almıştım. Bu oyuncaklardan birini onun için ayırmıştım. Çok düşünüp, “Ona ne verirsem sevindirebilirim?” diye kafa yormuştum. Ona gerçekten yararlı ve heves verecek bir suluboya, bir kuru boya, birde resim defteri almıştım. Bunları verince sevincini kelimelerle değil sevecen ve mutlu bakışları ile ifade etti.
Ben “nasılsın?” soruma bir cevap alamamıştım ama utangaç bir bakışla başını sallamış, sanki iyi olduğunu öyle ifade etmişti.
Ben Bahtiyar’dan fazla bir konuşma yapmasını beklemiyordum. Onu cesaretlendirmek için yavaş yavaş ve onu dikkate aldığımı göstererek bir şeyler anlatıyordum. Arada kısa kısa cevaplar veriyor ve bazı sorular soruyordu. Elimden geldiğince ben de sorularına kısa ve anlaşılır cevaplar veriyordum. Bir baktım ki bu sohbetimiz başlayalı iki saat olmuş. Zamanın nasıl geçtiğini fark etmemiştim. Artık, ayrılma zamanım gelmişti. Bunu Bahtiyar’a nasıl söylemeliyim diye düşünürken, Dr. Geldi onun artık sınıfına dönmesi gerektiğini söyledi.
Bahtiyar sınıfına gidince, doktorla baş başa kaldık. Bana bir tavsiyesi var mı diye sordum. Daha önce söylediği “bu ilgi düzenli ve sürekli olmalı. Yani arada bir gelmek isteyebilirsin ama bu her zaman aynı gün aynı saatte veya belli aralıkta fakat düzenli olmalı. Bu çocuk daha önce acı çektiği için, onun güvenini kazanmalısın, bir gün gelmemen onda tahmin edemeyeceğin ruhsal sıkıntılar ve yıkımlar yaratır. Bunları bilerek programını yap. Ziyaretlerin rutin bir hal alırsa, her şey çok daha güzel gider” diye bağladı. Ayrılmadan Bahtiyar’a gelecek gelişimin ne zaman olacağını söylemem gerekiyordu. Ancak daha bir plan yapamamıştım. Dr. Bana, çocuğun hafif otistik olduğunu, dolayısı ile tüm planlamam da bu hususu da dikkate almam gerektiğini, ifade etti. Bahtiyar otistik durumunu pek belli etmiyordu. Bağırma, çağırma, nara atma yoktu. Zaman zaman, dalıyor içine kapanıyor, öne arkaya sallanıyor ve gözleri bir noktaya odaklanıp kalıyordu.
Ben bunları düşünüp bir karara varmaya çalışırken, bahtiyarın zaman zaman dik, zaman zaman dalgın ,zaman zamanda çok içten ve sevecen bakışları gözümün önüne geliyordu. Ziyaretlerimi haftada iki gün olarak karar verdim.
Üçüncü ziyaretimde yanımda  uzaktan kumandalı küçük bir araba götürmeyi düşünüyordum. Ziyaret günüm geldiğinde fark ettim ki bende en az Bahtiyar kadar bu buluşmayı merakla ve heyecanla bekliyordum. Farkında olmadan o gün güzel giyinip tıraş olup öyle buluşmaya hazırlanmıştım. Buluşma beni gerçekten heyecanlandırıp ruhen canlandırmıştı.
Yuvaya vardığımda Bahtiyarı bulmak için yerini sordum . Sınıfında olduğunu öğrenince dışarıya çağırmalarını rica ettim. Bahtiyar benim geldiğimi hemen anlamıştı, koşarak geldi ve bana sarıldı. Bu sarılmanın bana ne kadar mutluluk verdiğini anlatamam. Beraber gene bahçeye çıktık, hediyesini verdim. Sanki hediye onu pek o kadar da ilgilendirmiyordu. O hediye ettiğim oyuncak arabayla düşük bir ilgi ile oynamaya başlamıştı. O oynarken bende bir şeyler anlatıyor arada birde sorular soruyordum.  Anlattıklarımı sanki fazla dikkatle dinlemiyormuş gibi bakıyordu arada bir bana. Ancak sorularıma pek ilgisiz değildi. Öyle görünüyordu ki çocuk dinlemede dikkatliydi, ancak bunu pek belli etmiyordu.
Zamanla birbirimizi tanıdıkça sohbetimiz ona da bana da zevk vermeye başlamıştı. Ondan beklemediğim kadar akıllı sorularla ve akıllı cevaplarla karşılaşıyordum. Çekingenliği geçtikçe davranışları daha bir rahat ve daha bir kendine güvenli hal almıştı. Tabii bu da beni sevindiriyordu. Kendi kendime “demek ki doğru bir kararla doğru bir iş yaptım” diye düşünmeye başlamıştım.
Buluşmalarımız böylece akıp giderken, her buluşmamızda onun da benim de bu buluşmaları özlem ve istekle bekler olduğumuzu fark ettim. Hatta haftalık iş programımı hazırlarken önceliğin bu ziyaretler olduğunu görüyordum. Yavaş yavaş birbirimize ısınmıştık. Artık o’na yalnız oyuncak değil giyecek, yiyecek vs. de getirmeye başlamıştım. Aslında böyle şeylerin getirilmesi yurt yönetimince pek hoş karşılanmıyordu. Çünkü diğer çocuklarda kıskançlık ve yalnızlık duygusu yaratıyordu. Benim getirdiklerim çok fazla değildi. Ayrıca Bahtiyar’la mutabık kaldığımız üzere benim getirdiğim şeylerden arkadaşlarına bahsetmiyordu.
Daha önce getirdiğim boya malzemesi ile çok başarılı resimler yapıyordu. Resimlerin en büyük kusuru koyu renkler kullanmasıydı. Sonradan dikkat ettim , dostluğumuz ilerledikçe yapılan resimlerinde rengi bir miktar açılmıştı.
Sekizinci hafta sonunda çocukla biraz şehirde dolaşma, hayvanat bahçesini ziyaret, çocuk filmi seyretmek üzere bir sinemayı ziyaret, parkta gezmek  gibi aktiviteler için izin talebim oldu. Cumartesi günleri sabah 9.30 akşam 17.00 arası izin verdiler.
İlk dışarıya çıkışımız da hayvanat bahçesine gittik. Orada, Gözlerini kocaman kocaman açarak, Çeşitli hayvanları izlerken, duyduğu heyecan ve merak, gerçekten görülmeye değerdi. Kuşlar, maymunlar, aslanlar vs. derken  zürafanın bulunduğu yere geldik, hiç bu kadar uzun boyunlu bir hayvan görmemişti. Şaşkınlıkla hayvana bakarken, ceketimin ucuna yapışmıştı. Şaşkın gözlerle zürafaya bakarken, “çoook büyük” diyordu. Hele filleri görünce hayreti bir kat daha artmıştı. Artık benimle konuşmasını kesik kesik cümlelerle değil, kısa fakat oldukça düzgün cümlelerle yapıyordu. Benimle olan ilişkisi belli bir güven kazanmıştı. Gezerken elimden tutuyor, talimatlarımı oldukça düzgün bir şekilde yerine getiriyordu.
Yurt yönetimi de  Bahtiyar’da önemli gelişmeler tespit etmişti. Çocuk daha sakin, derste daha dikkatli, geceleri daha iyi uyuyordu. Bu gelişmeler beni de çok sevindirmişti.
Her şey sanki iyiye gidiyordu.
Aradan yaklaşık olarak bir yıl geçmişti. Her şey yolunda görünüyordu. Ama hep kafama takılan “kötü gidişlerin sonu olduğu gibi, bu güzel gidişinde bir sonu olduğudur.”  düşüncesi hep aklımda idi.  “Fakat bu kadar çabuk bu güzel dostluğun sonu gelmez herhalde, tanrı bana biraz zaman tanıyacaktır  diyordum.” Ama olaylar hiçte öyle gelişmedi.
Bir Salı sabahı yurtta beni önemli bir görüşme için çağırdılar. Merakla görüşmeye gittim. Yurt müdürü önce hoş beş, sonra bir kahve faslından sonra heyecan içinde beklediğim konuya girdi. Bana kısa bir teşekkür faslından sonra, iç organizasyonları gereği bir gurup çocuğun başka uzak bir şehirde bulunan bir yurda aktarılacağını ve bu gurubun içinde Bahtiyar’ında olduğunu söyledi. Üzülmeme gerek olmadığını, gideceği yurdunda çok iyi ellerde olduğunu, bu nakillerin her zaman yapıldığını, kendileri de Bahtiyara durumu uygun bir şekilde anlatacaklarını, benim de bundan sonra Bahtiyar’la konuşabileceğimi ifade etti.
Şaşkınlık içindeydim. Ne söyleyeceğimi bilmiyordum. Şoku atlattıktan sonra “işte istemediğin, ama bir gün bitecek olan bu mutlu arkadaşlığın, sonunun gelmiş olduğunu, anlamıştım.” Kızmaya, isyan etmeye, hatta yalvarmaya hiç gerek yoktu. Artık hayatın akışı böyle değiştirilmişti.
Müdür bahtiyarla nasıl konuşacağımı oldukça gerekçeli bir tarzda bana anlatmaya çalıştı.
Cuma günü çocuk nakledilecekti. Yurt yönetimi nakledilecek çocuklarla Çarşamba günü görüşecek, ben de Perşembe günü bahtiyarla konuşacaktım.
Bu bana iki gün kazandırmıştı. Çocukla neyi ve nasıl konuşmam gerektiğini bu iki gün için de uzun uzun düşündüm, ama Cuma günü çocuğun karşısına oturduğumda bunların hiçbir önemi kalmayacağını, ve bende neticede içimden geldiği gibi konuşacağımı biliyordum.
Nihayet, o Cuma günü geldi. Yurda gitmek üzere yola çıktım. Bahtiyar’a bir çikolata almıştım. Ayaklarım gitmek istemiyordu sanki.
Yurda vardığımda hemen beni Bahtiyar’ın yanına götürdüler ve bir odada ikimizi yalnız bıraktılar. Ben üzüntülü olduğumu göstermemek için aşırı neşeli davranıyordum. O çok sakindi. Çikolatasını verdim teşekkür edip bir kenara bıraktı. Çok sakin görünüyordu. Bunu yönetimin yaptığı konuşmaya bağladım. Bu sükûnetin altında ne fırtınalar koptuğunu tahmin etmeliydim. Bahtiyar tüm konuşmamı sükunetle ve her şeyi olduğu gibi kabullenmiş bir ruh haliyle izler  gibiydi. Ben hiçbir yorum yapamadım. Ayrılırken bana sıkıca sarıldı ve gözünden iki damla yaş geldi. Ayrılmadan önce ona senede bir ziyaretine geleceğimi, zaman zaman mektup yazacağımı ve hatta bazen ona telefon açacağımı söyledim. Sadece başını önüne eğdi hiç bir şey söylemedi. Bu davranışını hep durumu kabul etmiş olmasına yorumladım.
Bahtiyar’dan hüzünle ve acı ile ayrılıp eve döndüm. Akşam üzeri dr. arkadaşım aradı. Daha bir şey söylemeden ses tonundan bir terslik olduğunu anlamıştım.
Ben oradan ayrıldıktan bir saat sonra bahtiyar üçüncü kat merdiven boşluğundan zemin kata düşmüştü. Ve oracıkta can vermişti. Bunu duyduğumda içimde bir fırtına koptu. Ne kadar aptal olduğumu o zaman anladım. Çocuğun sükûnetini, durumu kabul edişine yormam, onun bütün duygularını bastırarak, içine kapandığını görememem, en yardıma ihtiyaç duyduğunda ona destek olamamam onu intihara sürüklemişti.
Yurt yönetimi olayı kaza olarak değerlendirdi. Olayın nasıl olduğunu da kimse görmemişti. İnanmasam da olayı bende öylece kabullendim.
Onu kimsesizler mezarlığına defnettik. Mezarının başında sadece dört  kişi vardı. Ben, doktor, yurt müdürü bir de mezarcı iki kişi.
Mezara arada bir uğrayıp dua okuyor ve çiçek bırakıyorum. Artık hiç bir şey eskisi gibi değildi. Yurda hiç uğramıyordum. Onu bana hatırlatacak her şeyden kaçıyordum. Bu dramatik olayı ve acıyı bir gün atlatabilirsem hayata farklı bir gözle bakabilecektim.
Bir gün, olur da yine bir candan arkadaşım olursa, Bahtiyar gibi, ona dört elle sarılacağımı biliyorum.


HAZİRAN 2015
A. Latif Kuru



Bir cevap yazın