Nasıl Sabırlı Olunur Öğrenmek Gerek – Hayatın içinden Kısa Hikayeler-3

Son güncelleme : Ekim 15, 2017


Nasıl Sabırlı Olunur Öğrenmek Gerek

Hayatın içinden Kısa Hikayeler-3


Hayatımız genel de beklemekle geçer. Sevgilini randevu yerinde beklersin, patronun kapısında beklersin, WC önünde beklersin, alışveriş sonunda kasa kuyruğunda beklersin, çocuğunun doğumunda doğumhane önünde beklersin. Velhasıl şu “beklemek” denen, esasında “sabretmek” anlamında kullanılan bu özellik,  öğrenilmesi en gerekli olduğu halde, hiç öğrenemediğimiz bir haslettir.
Kendi karakterimin en kötü çizgisidir sabırsızlığım. Sabretmeyi becerebilseydim başıma gelen pek çok hadiseden  uzak durmuş olacaktım.
Esasında sabretmek,  genelde kendini eğitmekle,  elde edilebilecek bir karakter özelliğidir. İnsan sabırlı olan birini hep doğuştan böyledir diye kabul eder. Halbuki  tasavvuf ve inanç eğitimleri bu özelliğin kazanılmasında bolca katkıda bulunur. Beklemek, sabretmek, soğukkanlı olmak nüanslar da biri birinden ayrılsa da halkın kabulü,  bu üç kelimeyi çok yakın görmesi görmesidir.
Sabretmeyi becerebilseydim aşağıda anlatacağım olaya benzer pek çok hadiseyi hiç yaşamamış olurdum.
Hepimiz biliriz, bekleyen insan, biraz sinirli olur, terler, kendi kendine söylenir, önünde daha kaç kişi kaldığını saymaya çalışır.
Bende bir yurt dışı seyahatimde, yaşadığım gereksiz ve sıkıntılı bir günümü hatırlıyorum. Uçaktan indik ve pasaport sonrasında da gümrük kontrolüne geldik. Uçaktaki yolcu sayısı fazla olduğundan ve inen uçakların sayısının da çok olması nedeniyle, önce uçaktan inerken, 20 dakika çıkış Tüneli’ne bağlanmayı beklemek zorunda kaldık. Daha sonra pasaport kontrol gişelerine 15 dakika boyunca acele ile (neredeyse koşarak )pasaport gişelerine geldik. Hızla pasaport kontrol kuyruğuna katılmak için şöyle bir göz atıp tahmini en kısa kuyruğa eklendik. Ne yazık ki tahminimin tersine en kısa kuyruk en yavaş giden kuyruktu. Pasaport kuyruğunda beklemek, pasaport kontrolündeki polisin seni suçlar gibi gözlerinin içine bakıp, asık bir suratla bilgisayarda şaka da şuka sesleriyle tuşlara basarken hiç acelesi olmadığını göstermek istercesine yavaş, ama “bak ha, gözüm senin üstünde !” dercesine suratına, bakması, görevinin ona bahşettiği gücü, büyük bir zevkle kullanarak, işlemi uzatması ve bu kuyruktan da ancak 30 dakikada kurtulabilmemizi mümkün kıldı.
Pasaport kontrolünden sonra koşarak gittiğimiz ve önümüzde koşanlara ayak uydurarak, bagaj bandına varmamız da bir 15 dakika daha aldı. Uzunca bir süre bavulumun çıkmasını beklemek, her nedense tüm bavulların çıkmasından –ki bu rahat bir yarım saat sürdü-  sora ben “Herhalde bavulum kayboldu.” derken, bavulumun bandın başında belirdiğini gördüm. Tam sevinecektim ki bant durdu. Ben bavuluma bakarken, bandın üstüne çıkıp, üstte duran bavulu almayı düşündüm. Çabucak bu fikirden vazgeçtim. “Tam ben çıkarım bant tekrar çalışmaya başlar, neme lazım.” dedim. Haklıymışım biraz sora bavul bandı tekrar çalışmaya başladı. Nihayet bavuluma kavuşmuştum, ancak sabrım neredeyse hiç kalmamıştı.
En sonunda gümrük kontrolüne geldim. Hava sıcak, klima yeteri kadar serinletemiyor, bu ortamda ben ter içinde, gergin ve aceleci bir tavırla gümrük memurunun önüne geldim. O anda kendime gümrük memurunun gözüyle baktım, tipik bir suçlunun psikolojik görünümü. Hiç de haksız değildim. Önümdekilere “Geç…” ,”Geç…” diyen memur, bana şöyle bir baktı ve anlamlı bir tebessümle  “Bavulunu aç.” dedi. “Tamam.” dedim kendime “Şimdi papazı bulduk.” Bir suçum olduğundan değil, yetişmem gereken şehirlerarası bir tren vardı.
Gümrük memuru önce bavulu açtırıp aradı. Tabii bir şey yoktu. Memur benden şüphelendi ya ille bir şey bulacak. Beni üst aramasına aldı. Gene bir şey bulamadı. Ceket cebimdeki tükenmez kalemi aldı ve düğmesine bastı. Anladım ki kalem şeklinde bıçak arıyor. Kalemden de bir suç unsuru elde edemedi.
Gümrük Memuru
Bu sefer gümrük memuru bir suç unsuru bulamadığı için hafiften kızmaya, sinirlenmeye başlamıştı.
Ben nasıl olsa geç kaldım ve treni kaçırdım diye işi birazda şakaya vurdum. O demeden ayakkabılarımı çıkardım. “ Yüzüme baktı ve “gömleğimi de de çıkartayım mı ?” diye sorunca memur dalga geçtiğimi anladı ve bu aramanın bir yere varmayacağını görse de yanıldığını kabul edemiyordu. Yüzüme baktı ve “ kontrole girerken pek rahat değildin. Şimdi ise çok rahat görünüyorsun. İçinden bana mı gülüyorsun? Dedi.
Bende artık sabır bitmişti. “Bak arkadaş, gümrüğe tabi hiç bir şey taşımıyorum. Sizin yüzünüzden biletini aldığım, yetişmem gereken treni de kaçırmış durumdayım. Eee şimdi bu nedenle acele etmeme gerek kalmadı. İstediğin kadar ara, bir sonraki tren 12 saat sonra. Artık vaktim bol, emrinize amadeyim”  dedim.
Memur kolay vazgeçeceğe benzemiyordu. Bana baktı ve “Madem kendine bu kadar güveniyorsun, şu kolundaki saat tanınmış bir markanın taklidi mi görelim bakalım.” dedi. Saatin hakiki olduğuna emindim. Saati çıkardım ve ona uzattım. Telefon edip bir meslektaşını çağırdı. Yeni gelen memur saati inceledi ve hakiki olduğunu onayladı.
Artık bu iş burada biter diye düşündüm. Çünkü arkamda bekleyenlerin sayısı artmıştı. Memur biraz hırsla biraz kızgınlıkla beni inceliyordu. O zaman anladım ki bu adama tutacak bir şey vermezsem beni üzmeye devam edecekti, acilen bir çare aramaya başladım. O an aklıma bir şey geldi, hem adamı memnun edecek, hem kendimi bu adamın elinden kurtaracaktım.
“Bakın memur bey, ben yola çıkarken yanıma bir miktar Türk parası aldım. Miktarı yüz otuz milyon. Benim için bu para Türkiye de büyük bir para değildir. Bu parayı Euro ya çevirince, pek fazla bir miktar olmadığını biliyorum. Hele bir Euro’nun beş yüz bin TL olduğunu size söylersem! Ancak benim size bunu uzun uzun izah etmeye vaktim yoktu. Dolayısı ile siz de bunu fark eder ve sorular sormaya başlarsanız, bu kadar parayı niye getiriyorsun, diye. Ben derdimi size anlatıncaya kadar trenime geç kalacaktım. İşte bu neşenle kendimi sıktım. Şimdi trenimi de kaçırınca, istediğiniz gibi size derdimi anlatmaya çalışıyorum.”
Memurun haklılığının ortaya çıkması onu rahatlatmıştı. Hemen parayı aldı saydı ve resmi kur değerlerini sordu, hesabını yaptı ve gülmeye başladı. Ben adamı hale yola soktuğumu anlamıştım. Bende ona bakıp, neye güldüğünü anlamamış gibi, salak, salak gülmeye başladım. Memur bana dönerek “ Eh, milyoner olduğuna göre sana servetine uygun bir ceza keselim.” diye bir de espri yaptı, şaşırmıştım. Benim şaşkın halime bakarak gülmesine ara verdi ve  “Hadi geç bakalım.” dedi. Kurtulduğuma çok sevinmiştim. Ama şeytan beni dürttü ve “Benim tren biletimin parasını kim ödeyecek?” dedim. Memur şöyle bir baktı “Bunu edindiğin tecrübenin bedeli olarak kabul et.” dedi.
Aradan seneler geçti. Bir inşaat firmam oldu. Taahhüt işleri yapmaya başladım. Üstlenilen işlerin bitiminde, kabul heyetine yapıyı teslim ederken, bilerek çok küçük kusurlar yapıp heyettekilerin bunu görmesini, bulmasını, bekler ve hemen yanımızda gerekli malzeme ile bekleyen ekibimizi devreye sokup, hatayı düzeltirdik. Böylece heyet hatalar bulmuş olur, biz özür dileyip tamir etmiş olurduk. Bu bulunan hatalar, kabul heyetini memnun eder ve onlarda işlerini ne kadar ciddi ve iyi yaptıkları duygusunu yaratırdı. Bizde çok üzülmüş gibi tamiratları hemen yapar ve heyete olan saygımızın ne kadar arttığını göstererek, iş teslimini tereyağından kıl çeker gibi tamamlardık.
O gümrük memurunun bize öğrettiği ders, iş hayatımızda bize epey faydalı bir tecrübe olmuştu.


EKİM 2014
A. Latif Kuru



Bir cevap yazın