Libya-şantiye-iki-Arkadaş- Hayatın içinden Kısa Hikayeler-8

İki Arkadaş – Hayatın içinden Kısa Hikayeler-8 (Libya)

İki Arkadaş

Hayatın içinden Kısa Hikayeler-8

(Libya)


Yönetici yardımcılığı  yaptığım “K.E.C.E.’’ firmasında göreve başlayalı üç ay olmuştu. Çalışma şartlarının ağırlığı nedeniyle, personel devamlı değiştirilirdi. Mühendisler, işçiler ve idari   personel,  en fazla iki üç yılda bir,  yeni ekiplerle yer değiştirirdi. Bunu sağlamak için her ay, birileri Türkiye’ye gönderilir, birileri Libya’ya getirilirdi. Ayrıca izne gidenler ve izinden dönenlerin oluşturduğu guruplar, velhasıl devamlı bir insan trafiği vardı.
Gelenler, Arapça bilen bir firma elemanı tarafından karşılanır, gümrükte, poliste, alanda bir problemle karşılaşırsa, ona destek verilirdi . İlk defa gelenler Tripoli’deki geçici işçi yatakhanesinde iki yada üç gün bekletilip gerekli idari işlemler halledilip,  oturma ve çalışma müsaadeleri alınır, daha sonra çalışacağı şantiyeye sevk edilirdi.Libya şantiye iki Arkadaş Hayatın içinden Kısa Hikayeler 8
Gene bir grup işçi gelmişti. Bu gruptan iki şahıs, ille de müdürle görüşmek istemişlerdi. Ve bana getirildiler. Benimle konuşma isteklerinin sebebini sordum. Bana anlattılar: “Müdürüm, ben ve arkadaşım çocukluktan beri beraber büyüdük. İlkokula beraber gittik, askerliğimizi beraber yaptık, inşaatlarda ben kalıpçı, arkadaşım da soğuk demirci oldu. İkimiz de şantiyelerde hep beraber çalışıp hep aynı yatakhanede kaldık. Sözün kısası biz bugüne kadar hiç ayrılmadık. Burada da aynı şantiyede olmak istedik. Ancak bizi iki ayrı şantiyeye verdiler. Sizden ricamız bizi ayırmayın.”
Tabii anlatılanlar beni de etkilemişti. İkisini de  Bukreyn’deki (Abo Qurayn/Abugrein) büyük bir şantiyeye tayin ettik.  Bukreyn şantiyesinde,  ikisini aynı odaya ve aynı ranzaya altlı üstlü yatacak şekilde yerleştirmişlerdi. Onları  şahsen tanımak durumunda kaldığım için, önceleri  her şantiye ziyaretimde , haklarında bilgi alıyordum. Genelde şantiye şefi ikisinden de çok memnundu. Aynı odada kalıyorlar, beraber yemek yapıp – yiyorlar, beraber geziyorlardı. Kısaca istekleri yerine gelmiş,  mutlu bir şekilde çalışıp, yaşıyorlardı. Durumları, herhangi bir sorun yaratmadığından,  ikisi de bir süre sonra hafızamdan  çıkmıştı.
Aradan bir yıl geçmişti. İş yoğunluğundan bu ikisi ile yaptığım görüşmeyi unutmuştum. Bir gün Bukreyn şantiyesinden bir kavga ve yaralama raporu geldi. Huzur çok önemli olduğundan konuyla yakından ilgilendim. Tripoli’ye yaklaşık 400 km uzak olan Bukreyn şantiyesine haftalık ziyaret zamanı da gelmiş olduğundan, ertesi gün şantiyeye geçtim. Diğer konuların görüşülmesinden sora, şantiye şefinden bu olay hakkında bilgi istedim.
Beni çok şaşırtan bir açıklama geldi: “Müdürüm, hani sizin talebinizle aynı şantiyeye ve aynı odaya yerleştirdiğimiz  iki sıkı arkadaş vardı. İşte, kavga eden ve birbirini yaralayan iki kişi onlar.”
Ben şaşkınlık içinde olayın detaylarını dinlemek istedim:  “Müdürüm, bu ikisi fevkalade sakin,  çalışkan ve oldukça uyum sağlamış görünüyorlardı. Ne oldu da böyle birbirlerine girdiler anlamadık. Kendileri de herhangi bir  şikayette bulunmadılar. Tek  istedikleri sizinle görüşmekmiş. Bu nedenle sizin şantiyeye gelmenizi bekledik. Onları da ayrı koğuşlara aldık’’ dedi.
Ben ikisi ile tek tek görüşmeyi kabul ettim. Çağırdılar onları. İlk gelene bu şekilde kavga etmelerini,  onlara hiç yakıştıramadığımı  ve onların adına hem üzüldüğümü ve hem de sükutu hayale uğradığımı söyledim. “Müdürüm, olayı bir de benden dileyin.” dedi. Ben de zaten bunu  beklediğimi ifade ettim.
Başladı anlatmaya:  “Biz ikimiz,  içtiği su bile ayrı olmayan,  iki can dost, burada iki can düşmanı  olduk. Bilmem kimin suçlu olduğunu, ama her hareketimiz  her sözümüz   birbirimize batar oldu. Önce heyecanla başlayan Libya yaşantımız, gün be gün gerginleşti, yıprandı, bozuldu. Birbirimizle konuşamaz hale geldik. Sabah erken işbaşı yap,  akşam koğuşa dön , gazete yok televizyon yok, gezecek bir yer yok, şirketin getirmiş olduğu ‘Kemal Sunal’ filmlerinin  her birini de en az on beş defa izledik, artık mevcut filmleri ezberledik. Sohbet etmek istesek hiçbir yenilik olmadığından, yan yana çalıştığımız için de,  günlük olayları beraber yaşadığımızdan,  velhasıl birbirimize anlatacak bir şeyimiz de olmuyordu. Memleket hasreti bir taraftan , çoluk-çocuk özlemi diğer taraftan, ve biz böylece kendimizi yitirmeye başladık.  Arkadaşım bana en çok ne için kızdı biliyor musunuz? Ben kazma ile çalışırken zaman zaman, dinlenirken farkında olmadan kazmanın sapına parmağımla ‘tık tık tık’ diye vuruyordum. Bu yaptığım o kadar da dikkat çekici veya rahatsız edici bir şey değildi. Ancak yakın arkadaşım  fazlaca gergin olduğundan aşırı tepki veriyordu. Ben bu hareketi yapmamam gerektiğini fark ettiğim halde birkaç kere daha, farkında olmadan yaptım. Bir gün aniden üstüme yürüdü ve bildiğiniz kavga meydana geldi.’’
Bu işçi arkadaşın anlattıkları, bana gene o şantiye duvarında rastladığım deyişi hatırlattı: “Libya’da yaşayacaksan Libya kadar yüreğin ve sabrın olmalı”. Diğer işçi arkadaşı dinlememe pek gerek kalmamıştı. Ama yine de onu da dinlemeliydim. Onu da içeri aldım ve anlatmasını istedim.
“Müdürüm, ben sakin ve kavga etmeyi sevmeyen bir insanım. Fakat artık sabrım kalmadı. Lütfen bizi ayrı koğuşlara verin . Yoksa bu arkadaş beni katil edecek.”
“Peki ne oldu da arkadaşına  bu derece kızgınlık duymaya başladın?” diye sordum. “Bizim çok iyi iki arkadaş olduğumuzu biliyorsunuz. Zaman içinde arkadaşım kötü bir alışkanlık edindi. Kazma ile çalışırken ara da bir dinlenmesi gerektiğinde,  kazmanın sapına ‘tık tık tık’ diye vuruyordu. Bu ‘tık tık’ lar  beni çileden çıkarıyordu. Pek çok kere yapmamasını söyledim, hiç oralı olmadı. Bende ona haddini bildirmek mecburiyetinde kaldım. Vurmasın kazmanın sapına efendim, istemiyorum.”
Mesesle anlaşılmıştı . ‘Libya sendromu’ diyebileceğim durum oluşmuştu. Genelde bu duruma 1,5 – 2 yıldan sonra rastlanırdı. Demek her insanın tahammül kapasitesi farklıydı.
‘Libya sendromu’ dediğimiz bu olgu, zaman zaman kavgalara sebep olsa da daha hassas olan çalışanlardan akli dengesi bozulanlar olduğu gibi, intihar eden az sayıda kişiler de olmuştu. Kültür faaliyetlerinin olmadığı toplumlarda insanlar daha gergin oluyor. Ruhların açlığı insanlarda dengeleri bozuyor.
Neticede ikisini farklı şantiyelere yolladık. Bir süre sonra da Türkiye’ye izne gittiler. Döndüklerinde Tripoli’den geçtiklerinden gene beni görmek istemişler. “Yine ne var?” diye düşündüm. “Gelsinler bakalım.” dedim. Odama aldım ikisini birlikte. “Hayrola gene ne vukuat var?” diye sordum.  İkisi de tebessüm ediyordu, sanki daha önce hiç kavga etmemişler gibi. Biri lafa başladı: “Müdürüm, bizim yaptığımızın çok saçma olduğunu şimdi daha iyi fark ettik. Memlekette daha sakin düşününce, yaptığımız yanlışlığı gördük. Biz gene iki iyi arkadaşız. Lütfen bizi yine aynı şantiyeye verin. Biz tekrar beraber olmak istiyoruz.”
Şöyle gülerek baktım ikisine. Artık onlarda ‘tecrübeli Libyalı’ olmuşlardı. İkisini gene aynı şantiyeye yolladık. Firmada 3 yıl daha çalıştılar. Haklarında bir daha hiçbir şikayet gelmedi. Üç yıl sonra temelli Türkiye’ye döndükten sonra bir süre onlardan hiçbir haber alamadım. Bir yıl sonra gelen bilgilerden ortaklaşa iş kurduklarını, artık hiç kavga etmediklerini ve sabır denen duygudan  iş hayatlarında çok yararlandıklarını yazıyorlardı.
İkisi de ‘Libya sendromu’ nu ucuz atlatmış ve gurbette yaşadıklarını tecrübe hanelerine yazmayı becermişlerdi. Yukarıda bahsettiğim gibi bu ilk aşamayı bu kadar az zararla atlatamayıp, kalıcı hasarla Türkiye’ye dönen insanlarımız  oldu. Dilerim, bundan böyle inşaat şirketleri çalışanların sosyal ihtiyaçlarını da  daha fazla dikkate alırlar.


Aralık 2014 
A. Latif Kuru

Leave a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir