Antakya-evleri

Gurbette Her Şey Olduğundan Farklı Algılanır – Hayatın içinden Kısa Hikayeler-5

 Gurbette Her Şey Olduğundan Farklı Algılanır

Hayatın içinden Kısa Hikayeler-5


Hatay’da tabiat bir başka güzel, başka bir renk cümbüşüdür. Ağaçlar, çiçekler, meyve ve sebze bahçeleri hatta maydanoz tarlaları bile bir başka canlı renklerden oluşur.
Bir dostum anlatmıştı, kendisi Hac ziyaretinde bulunurken, kaldığı otelde Sudanlı bir Müslümanla tanışır ve o ortamda sık sık sohbet etme imkânını bulurlar. Her biri diğerine kendi memleketini anlatır. Sudanlı ülkesini çok heyecanla ve abartarak anlatır. Tüm bu anlatımda abartma da olsa, tarif edilen yerin nihayetinde kurak ve sıcak bir yer olduğu açıktır. Bizim arkadaş da Harbiye de yaşadığı için;  “Bizim oralar da buz gibi sular akar, karpuzu suya korsun çatlar, her türlü meyve sebze yetişir. Hatta evimin ön bahçesinde mevcut erik, elma, üzüm, ayva, vs. ağaçları olduğundan meyveleri, direkt ağaçtan toplar, taptaze sofraya getiririz. Kışlarımız ılık, yazlarımız serin geçer. Benim evimin önünden bir küçük dere akar, nadiren yaz ayında kurur.” der.
Arkadaş anlatmaya devam edecek, ama Sudanlı sözünü keser ve “Dur yahu, sen bana cenneti tarif ediyorsun, neredeyse etrafta Hurilerin dolaştığını da söyleyeceksin, yeryüzünde böyle bir yer olamaz” der.  Bizimki  tebessüm eder  ve “Huriler de var ama onlar senin benim gibi insan “der.  Bir süre sonra, Sudanlı arkadaşı Harbiye de ziyaret eder. Tartışmasız anlatılanların gerçek olduğunu görür ve hayranlığını ifade eder.
İşte Sudanlının hayalindeki cennetin, Hatay olduğunu görmesi, bana  hala bu  güzelliği fark etmeden yaşayan ve bu güzelliğin kıymetini bilmeyen  bir toplum olduğumuz gerçeğini hatırlattı.
Ahmet Kaya’nın besteleri arasında çok hoş bir türkü vardır. “Uçun kuşlar uçun doğduğum yere, şimdi dağlarında mor sümbüller vardır, ormanlar kuytusunda bir serin dere, dikenler içinde bir sarı gül vardır .”  (güftesi: Rıza Tevfik Bölükbaşı’na aittir)  Bu güzel türkü sanki Hatay’ı anlatır.
Arada bir, oralara gittiğimde, yapılan değişiklikleri görür, çok azına sevinebilir çoğuna da üzülürüm. Hatta bazı yapılanlar içimi sızlatır.
Antakya’ ya gittiğinizde, nüfus patlama şeklinde artmış, köylerden şehirlere göç, çevre den ve özellikle Suriye’ den gelen göçlerle Antakya çok kalabalık olmuştur, her taraf araba, kamyon, at arabası vs. dolmuş, nefes almanın  zorlaşmış olduğunu görürsünüz.
Çevrede gördüklerim; Yeşil alanlar azalmış, sular azalmış, mesire yerleri tıka basa dolu, ağaçlar azalmış.  Antakya- Reyhanlı yolu üstünde, Antakya çıkışında  “soğuk su” diye adlandırılan bir akarsu vardı. Yazın çok küçülmekle birlikte yaz kış akardı. Şimdi ise öyle bir akarsu mevcut değil. Harbiye ‘deki şelaleler küçülmüş, şükür tanrıya tamamen kurumamış. Sadece Samandağ’ı sahili daha temiz görünüyordu. Eskiden Suriye’nin Lazkiye limanından denize dökülen petrol artıkları, Samandağ sahilini kaplar, her taraf zift artıkları ile dolardı. Sahilde dolaşmak zordu. Şimdi ise daha bir denize girilir olmuş.  Antakya’nın o tarihi tek köprüsü modernize olmak uğruna tüm tarihi görünümü feda edilmiş, yenileme adına iki tarafında da beton çıkmalar, demir profilden çok çirkin korkuluklar yapılmış, köprünün tüm tarihi dokusu kaybolmuş. Asi üzerine yapılan yeni köprüler de tamamen kişiliksiz, özenti ve güzellikten yoksun yapılar olmuştur. Bu köprülerin tek ortak noktası birbiriyle tamamen uyumsuz olmasıdır.
Harbiye’de o canım şelaleler çok küçülmüş, şehre, su temini adına ve enerji üretmek için sular dinamitle yönlendirilmeye çalışılmış, kaya mekaniğinin basit kuralı bile dikkate alınmadan dinamit kullanılmış, tabii netice; sular dinamitle oluşan yeni kaya çatlaklarından akarak, bambaşka yollardan Asi nehrine kavuşmuş, Harbiye’ye tüm güzelliğini veren o sular artık, çok küçülmüş. Şimdi ki hali bile,  hayranlık uyandıran bu yerin, benim çocukluk yıllarındaki halini hiç unutamam.
Antakya evleri
Bir kıyı yerleşimi olan Arsuz beldesi yapılaşma cinayetine kurban gitmiş, bütün sahiller çirkin binalarla dolmuş, eskiden hatırladığım o güzelim kıyılar rant uğruna feda edilmiş.  Çevlik kıyısı, Reyhanlı velhasıl Hatay’ın neresine baksanız bakın , kontrolsüz nüfus artışı, gelirin dengesiz dağılımının sebep olduğu bir tabiat yağmasının yaşanmış olduğunu görürsünüz. Tabii gelişme dediğimiz, yollar, köprüler, altgeçitler, namütenahi konutlar yapılmış, ancak düzen ve kurallar hiç dikkate alınmadan.
Olumsuz değişiklik yalnız yapılarda değil, her konuda kendini gösteriyor. Antakya’nın o güzelim künefesi de değişmiş. Künefe yapımı fabrikasyona dönüşmüş, tadından epey  şey kaybetmiş. Yapımda o derece el emeğinden  kaçmışlar ki; künefeye ilave edilecek şeker bile bir musluktan akıtılarak künefenin üzerine dökülüyor. Hatta künefe tel hamuru yapan usta bile tepsisini motorla çeviriyor.
Antakya’nın tek ciddi ve güzel parkı “millet bahçesi” (eski adı ile) kısmen muhafaza edilmiş, kısmen parkta oluşturulan kafeterya, küçük bir hayvanat bahçesi gibi yerlerce işgal edilmiş, tabii yeşillikleri yok etme pahasına.
Antakya lisesinde okuduğumuz yıllarda, çok güzel bir bahçesi vardı. Bizlere o bahçeye ağaç diktirmişlerdi. Şimdi o bahçede küçülmüş. Sanki tüm Hatay’da yerleşkelere lazım olan araziler hep yeşil alanlardan çalınmış.
Antakya’nın  o eski dar sokakları, küçücük meydanları, tek katlı küçücük evleri ile küçük şirin Anadolu kasabası olmaktan çıkmış , bildiğimiz büyük şehir görünümü almış, kalabalık, gürültülü, havası kirli halleri ile tanıdığımız, yaşanması zor bir  şehir  olmuş.  Ancak AVM’ler , modern dükkanlar yeteri kadar oluşmuş. Gel gör ki bir tiyatro, bir kültür merkezi, eskiden olduğu gibi  halkın kültür için bir araya geldiği, bir tek mekan kalmamış. Elitlerin gittiği bir şehir kulübü var. Ancak orada da yemek yenir ve kağıt oynanır.
Eskiden, sosyal hayatın yaşandığı: Gündüz sineması, Güneş sineması, halk sineması, halk evi gibi mekânlar tamamen yok olmuş, kimi otel, kimi iş hanı  veya devlet dairesi olmuş. Sanki şehir hafızasını silip yeniden yaşama başlamış. Ama kültür yapılarının gerekliliğini  tamamen unutarak. Kültür o derece ihmal edilmiş ki: Antakya’nın ünlü mozaik müzesi yeni yerine taşınırken, restorasyon gören o güzelim mozaikler karikatüre dönmüş.
Şehrin o dar eski sokaklarını dolaştım. Eskiden kesme taş kaplı o sokakların ortasında, yağmur tahliyesine yarayan, bir kanal vardı (eski adıyla: TARIK) Şimdi bu sokaklar çirkin gri bir betonla kaplanmış, orta kanal yok olmuş. Dolayısı ile şiddetli yağmurlarda Habibineccar  dağından gelen tüm molozları caddelere taşıyıp,  oraları tıkar olmuş. Habibineccar  dağı yamaçları,  daha önce Toprak Su İşleri tarafından ağaçlandırılmıştı.  Daha sonra köylerden şehre göçenler bu ağaçları keserek tüm yamacı gece kondu yerleşimi haline getirmişler.
Habibi Neccar dağı yamacındaki bu eski yerleşimler, şehrin bu bölgesi -Tanrıya şükür- sit alanı ilan edilmiş ya, bu eski evlere bakım, tadilat, tamiratta yapılamıyor. Bu evler sanki tarihi kalıntı gibi yıkık dökük, bazılarında hiç oturulmuyor, bazıları tamamen yıkılmaya terk edilmiş. Her zaman olduğu gibi sit kararı da abartılarak tatbik edilmiş.
Eski Antakya evlerinde ortada bir avlu olur, tüm odalar, giriş vs. bu avluya açılırdı. Odalarda yüklük denen gömme dolaplar, duvar kenarınca sedirler olurdu. Bir oda misafire ayrılır içerisi tertemiz, kapısı hep kapalı tutulur, her an gelecek misafire hazır olurdu. “HAYAT” denen avlu üç beş meyve ağacı, çiçekler bazılarında bir kuyu ve muhakkak her evin birkaç kedisi olurdu. Bahçede genelde bir yenidünya, bir limon, portakal, bir hurma ve bazında da incir ağacı olurdu. Bu evlerde yapılan o Antakya yemeklerinin tadına doyum olmazdı. Oruk, ekşi aşı, sac oruğu,  humus, çiğ köfte vs. daha pek çok lezzet fırtınası. Annemin yaptığı (tatlı, ekşi) gerdan, tirit, eritme yağdan çıkan tortu gibi yemekleri yapan kaldı mı acaba?
Antakya’nın çarşıları da çok otantiktir. Ufacık dükkanlar yan yana,  aynı malların ticaretini yaparlar. Bu aynılık müşteriler için uygun fiyat ve kalite seçimini sağlar.
Ben böyle düşüncelere dalmışken İzmir’den kalkan uçağım,  Hatay  hava alanına inişe geçmişti. Birden farkına vardım, evet eskiye özlem çok hoş ve duygu dolu anlar yaşatıyor insana, ama işte uçak işte eski otobüs yolculuğu. Uçakla bir-iki saatte geldiğim bu mesafeyi, eskiden otobüsle 22-23 saatte gelirdim. Yenilikler elbette yaşam kalitesine yansıyor. Ama insan her gelişmenin daha dikkatli gerçekleşmesini bekliyor.
Hava alanından şehre her türlü bağlantı var. Dolmuşçu bir kolumdan çekiyor, taksici diğer kolumdan, bu arada Havaş  elamanı da “Abi biz daha uygun fiyata götürürüz” diye sesleniyor. Kendimi işin akışına bıraktım ve daha iri yarı olan taksicinin taksisinde buldum. Taksinin penceresinden etrafı seyrediyorum; Acaba ben buraya gelmeyeli ne kadar zaman oldu? Çevrede tanıdık bir bina arıyorum, hiç göremiyorum. Şehir bir taraftan Bedirge diğer taraftan Harbiye ile birleşmiş. Bir diğer taftan Samandağı’na ve öbür tarafta Soğuksu’ya uzanmış. Kimi yerde tüm bu komşu beldeleri de geçmiş. Asi üzerine yapılan yeni köprüler çok güzel olmasa da, Asi’nin ikiye böldüğü şehir ulaşımını kolaylaştırmış. Şehir parkına ulaşım kolaylaştığından, parkta yürüyüş yapanlar artmış.
Daha düzgün Türkçe konuşabilmek için, bir tarafa bırakılan o Antakya şivesi ve o yöreye ait kelimeler terk edilmeye başlamış. Bunların içinde olup yeri doldurulamayacak kelimelerde unutulmaya başlamış (Mesela: “Buturlaşmak”, zenginlikle şımarıp kibirlenme etrafını beğenmeme, “Hazval”, küçük parçalı odun kömürü gibi daha pek çok kelime).
Yazları, şimdi olduğu gibi deniz kıyısında  tatil yapamazdık. Öyle bir alışkanlık, öyle bir imkân yoktu.  Antakya’ya 35 km uzaklıkta bulunan bir meyve bahçemiz vardı. Bu bahçe yazları serin olurdu. Bize her türlü meyve ve sebzeyi sunardı (erik, üzüm, elma armut, domates, biber, patlıcan, kabak v.s.).  Hayallerimde hep canlı tuttuğum çocukluğumun Hatay’ı artık yok. Bunu kabul etmek bana zor gelse de, özlemlerimi yıksa da, bu yeni durumu içime sindirip bununla mutlu olmalıyım. Çünkü başka bir Hatay yok.
Her seferin de özlemle hatırladığım memleketimi, her ziyaretimden sonra “BİR DAHA GİTMEYECEĞİM” diye niyetlenip, aradan iki ay geçmesi ile tüm olumsuzlukları unutup, aklımda kalan güzel tatları, sevdiğim yerleri, sevdiğim insanları hatırlayarak yeniden oralara gitme arzusuyla heyecanlanırım. Ve anlıyorum ki; hiçbir olumsuzluk beni memleketimden soğutamadığı gibi zaman özlemimi yeniden besleyip çoğaltarak bir sonraki ziyaretimi hazırlıyor. Beni asla unutulmayacak duygularla besleyen hafızam, her seferinde kendimi yeniden memleketime kavuşma telaş ve heyecanı içinde bulmamı sağlıyor. Belki bir gün her şeyi bu kadar tenkit etmeden,  bunu bulduğuma da şükrederek bu güzel memleketimin  tadını çıkartırım. 


Ekim 2015
A. Latif Kuru
 

Leave a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir