Çaresizlik mi, Yoksa Korku mu - Kapak

Çaresizlik mi, Yoksa Korku mu? – Hayatın içinden Kısa Hikayeler-7

Çaresizlik mi, Yoksa Korku mu?

Hayatın içinden Kısa Hikayeler-7


O gün çok bulutlu,  kasvetli  ve serin bir hava vardı. Sanki zamanın siyasi ortamına çok uygun diye geçiyordu  aklımdan.
Tabancalar1978 senesi son baharı. Şehir gergin, mezhep çatışması (Alevilik – Sünnilik), sağ- sol çatışması almış başını gidiyordu. Her evde silah mevcuttu, gerektiğinde sanki işe yarayacak  ve kullanacakmış gibi. 
Hava, o kadar gergindi  ki, kimse akşam saat 7’den sonra sokağa çıkmaya cesaret edemiyordu. Sanki kararı alınmamış  bir “gece sokağa çıkma yasağı” varmış gibiydi. Çok mecbur kalıp da, dışarıya çıkmak durumunda olanlar, mümkün olduğu kadar kendini  göstermemeye çalışarak, saçak altlarından bir gölge gibi ilerleyerek, gideceği yere en kısa yoldan ulaşmaya çalışıyordu.
Gece bir tek silah patlasa, bu sese cevap olarak, şehrin her kesiminden, havaya yaylım ateşi başlıyordu. Şehirde tam bir güvensizlik,  belirsizlik ve korku ortamı hakimdi.
Yokluk ayrı bir dertti. Şeker yok, margarin yok, ampul yok, tüp gaz yok, benzin, mazot yok. Daha birçok ihtiyaç maddesi yok. İş için elzem olup, araba ve kamyonete müsaade edilen en üst sınır olan 25 lt yakıt almak için 3 tam gün (geceli gündüzlü) kuyrukta bekleniyordu ki, bu yakıt kuyruğu uzunluğu 3 km’yi geçiyordu.
Her gün gösteriler ve yürüyüşler nedeniyle çatışmalar çıkıyor, yaralanmalar ve ölümler oluyordu. Şehri çevredeki kasabalara bağlayan yolların, bir kısmında eli Kalaşnikof’lu milisler giriş çıkışı kontrol ediyordu. O yollardan birini mi kullanmak  durumundasın, o halde bu milisin, sanki resmi bir görevliymiş gibi üstünü, arabanı aramasına müsaade etmeliydin. O kimliği belirsiz milis, isterse senin o yoldan geçmene izin  vermediği  gibi, seni  karga tulumba alıp sorguya çekebiliyordu.
İşte o günlerin şartlarında, şehrin sosyal ortamı  böyleydi. Şehirde yaşayan insanların,  yani  toplumun ruhsal durumu bu şartlara uygun olarak, çok karamsardı. İnsanlar,  aile ve dost ziyaretlerini bırakmış, geleceğe yönelik  umutları sarsılmış, sabah okula saldığı çocuğunun akşama sağ salim eve dönebileceğinden şüpheliydi. Kapılarının önüne park etmiş oldukları arabalarının, gece bombalanabileceğinden endişe ediyor veya altına konan bir bombanın, arabanın hareketi ile patlayacağından korkarak arabasına biniyordu.
İnsanlar her sabah arabaya binmeden önce arabasının altını ve üstünü inceler, bomba kontrolü yapıldıktan sonra, arabayı kullanmaya başlardı. Zaman zaman, geceleri işitilen patlama seslerinin nereden kaynaklandığının bilgileri, ertesi gün tüm şehirde yıldırım gibi yayılırdı. Havaya uçan bir arabayı veya bombalanan bir evi, hatta bazen işin acemisi olan bombacının,  bombayı yerleştireyim derken kendi kendini havaya uçurmasını herkes birbirinden haber almaya çalışırdı.
 
Hali vakti yerinde olan herkes, bir tehdit veya baskı görürdü: “Ahmet bey, çoluğunu çocuğunu seviyorsan  ……………..TL  hazırla, biz sana nereye bırakacağını bildireceğiz.’’ gibi.
Şehirde artık ne tiyatro oynuyordu, ne de sinemalar açıktı. Bazı korku filmlerinde olduğu gibi geceleri de, şehre koyu bir sessizlik hakim oluyordu. Tabii patlama ve silah sesleri bu derin sessizliğe bazen acı ve korku dolu bir ara veriyordu.
İnsanlar aralarındaki sohbetlerde, ağzından çıkacak her cümlesini tartıp biçerek konuşuyor, “Acaba lafım bir yerlere çekilir mi?”  diye herkes birbirinden çekiniyordu.
TerörizmSokaklara ve düzene tamamen örgütler hakimdi. Devlet otoritesi öyle bitmişti  ki, borç ve alacak kavgalarını da, komisyon karşılığı, örgütler  hallediyordu. Örgütlerin gücü o derece artmıştı ki, mafya dahi çekinir olmuştu.  Hatta bazen, mafyanın bile örgütlerden yardım istediği oluyordu. Örgütlerin bu kadar güçlenmelerinin asıl nedeni, örgüt üyelerinin genç, idealist, maddi bir şey beklemeyen, canını çekinmeden ortaya koyan  insanlardan  oluşmasıydı, Davranışları şahsi bir menfaate dayanmayıp, sadece üstlerinden aldıkları emirlerin ifasından ibaretti. İnsanlar örgütlerden birisine sempati duymak  mecburiyetindeydi. Çünkü “tarafsız olmak” diye bir şey yoktu. Aksi taktirde örgütlerin hepsi seni düşman olarak görürlerdi.  İnansan da, inanmasan da bir örgüte eğilim göstermek mecburiyetinde kalınıyordu.
Bir öğle üzeri,  evimin sokağa bakan salon penceresinden dışarıyı seyrediyor ve bir fincan Türk kahvesini  yudumluyordum. Aklımdan hiç çıkmayan, o günün yaşam şartlarının zorluğunu düşünürken, salon penceremin baktığı meydan birden hareketlenmeye başladı. Diken üstünde her gün yaşadığımız yeni bir olay olacağını anlamıştım. Evimiz bodrum üstü zemin, yani “subasman”  dediğimiz katta bulunuyordu. Yol ile bina ön cephesi arasında 5 metre boşluk vardı. Bizim ev yoldan 1 metre yukarıda olup, ön cephe bodrum kat seviyesine kadar kazılmıştı. Yoldan bu ön bahçeye 10 basamaklı bir beton merdivenle inilmekteydi.
Meydandaki kalabalık hızla çoğalmaya başlarken, bende merakla elimdeki fincanı masanın üzerine bırakıp meydanı izlemeye başladım.
Birden, bir genç gözüktü. Önde koşarak kaçan bu genci, sekiz – on kişilik bir grup kovalamaktaydı.  Kovalayanların en önündekinin  elinde bir bıçak parlıyordu. Kaçanla, kovalayanlar arasındaki mesafe kovalamaca sürerken hızla kapanıyordu. Kaçan genç, yakalanmadan meydanın karşı tarafından bizim evin 20/25 metre önüne kadar geldi. Ve tam orada kovalayanlar genci ayağına çelme takarak yere düşürdüler. Eli bıçaklı diğer genç, elindeki bıçağı havaya kaldırıp birkaç defa yerde yatan gence sapladı.
Şaşkınlıktan donmuştum. Olayı, fal taşı gibi açılmış gözlerle, bir film gibi, evimin penceresinden seyrediyordum. Halbuki meydanda motosikletli bir polis vardı. Olaya kesin müdahale eder diye bekliyordum. Polis hadiseye tamamen sırtını dönmüş vaziyette duruyordu. Önce olayın farkında olmadığını sandım. Halbuki polis olayın tamamen farkındaydı ki bu biraz sonraki davranışı ile açığa çıkacaktı.
Bıçağı kullanan genç, yeteri kadar bıçak sapladığına kanaat getirmiş olmalı ki, bıçağı bizim evin tarafına doğru hızla fırlattı. Bıçak benim önümden geçerek bodrum zeminine düştü. Neden sonra polis arkasını döndü ve kalabalıktan bazı kişilerin göstermesi ile bıçağı aramak için benim evin önündeki bodrum katın ön bahçesine indi. Bıçak fırlatıldıktan sonra benim önünde durduğum pencereye 40/50 cm mesafeden geçti ve benim penceremin önünden  uçup bodrum kat ön bahçesine düşmüştü.  Ben hala polisin iyi niyetli olabileceğini ümit ederek, delil olan bıçağı yerden  alıp, işlem yapmasını bekliyordum. Ne yazık  ki polis kanlı bıçağı görmesine rağmen, yolunu değiştirip, bıçağı bodrum kat ön bahçesinin tamamen aksi tarafında aramaya başladı daha doğrusu arıyormuş gibi yapıyordu.
Bu sırada kovalayan gruptan bir genç  sakin sakin, arka bahçe merdivenlerini  indi ve doğruca bıçağın olduğu yere gitti, bıçağı yerden aldı,  katladı ve cebine koydu. Başını kaldırdı, göz göze geldik. Sırıtarak bana baktı.
Ve sonra bodrum merdiven basamaklarını  sakin bir şekilde çıktı, sakin bir şekilde kalabalığa karıştı. Baktığımda artık kovalayan grup da kalabalığa karışmış, sanki oradan geçen vatandaşlar gibi etrafı seyrediyor fakat yerde yatan yaralı genç hala yardım beklerken kan kaybediyordu. Bıçağı cebine koyup oradan ayrılan gençten sonra polis  yavaş yavaş aranarak bıçağın düşmüş olduğu yere geldi. Bu olay olurken camı açıp polise bıçağı göstermek, bıçaklayanı göstermek için çok büyük bir istek duymuştum. Ancak elim, kolum, dilim bana itaat etmiyordu. Deliler gibi bağırmak,  suçluyu ve suç aletini göstermek  istiyordum. Donmuş kalmıştım. Sanki paralize olmuş gibiydim. Hem hiç bir şey yapamıyordum, hem de hiç sesim çıkmıyordu.
Donmuş gibi pencerenin önünde dururken, kovalamaca, genç bir insanın bıçaklanışı,  polisin davranışı, bıçağı katlayıp cebine koyanın yüzüme bakarak  sırıtışı, yerde oluşan kan birikintisi beni saki felç etmişti. Kendimi çaresiz , güçsüz, zavallı biri gibi, devlet  korumasından uzak ve yapayalnız hissediyordum. O olay anında  ölmüş olmayı ne kadar istemiştim.  Benliğime kazınan bu olayı, yaşam boyu unutmamın mümkün olmayacağını biliyordum. Bundan sonra, bu şehirde yaşamamın artık mümkün olamayacağını anlamıştım. Aradan geçen senelerde, bu hadiseyi, kendi hayatım açısından olumlu olarak kullanmayı öğrendim. Hep bir yanım yaralı kalsa  da, hayatta  güçlüklerle karşılaşınca kendime hep bu olayı hatırlatır, “Bundan daha kötü ve daha aşağılayıcı olamaz ya !” derim. Yeniden güç bulur yola devam ederim.
Bu olaydan üç hafta sonra eşimi ve çocuklarımı alıp, eşyalarımı bir kamyona yükleyip, şehri  terk ettim. İşimi dahi tam tasfiye edemeden, beni bekleyen kocaman bir belirsizliğe bile razı olarak şehri terk etmeyi yeğledim.
Seneler seneleri takip etti. Yeni bir şehir, yeni bir iş, yeni bir hayat. “İnsanın hafızası kötü şeyleri siler, olumlu şeyleri unutmaz” diyebilirsiniz. Ne yazık ki  hiç de öyle olmuyor. Hadisenin  tümü hafıza da küçülüyor. Ancak can alıcı noktalar çok daha derinleşiyor. Beyninde sorular soruları kovalıyor. “Acaba  bıçaklanan o genç insan kurtuldu mu? O genç kimdi? Bıçaklayan veya bana sırıtarak bakan o yardakçı, acaba hiç pişmanlık duydu mu? O polis yaptığını hiç düşündü mü? ” bu soruları  hiçbir zaman soramadım. Cevapları araştırmaya hiç cesaret edemedim. Bir tarafı yaralı ve ezik olarak yaşamıma devam ediyorum. İnsanoğlu beynini kemiren sorularla yaşayıp yaşlanırken, “O olayda farklı davransaydım, acaba nasıl olurdu?” diye kendine sorup duruyor. Tabii bunu hiçbir zaman bilmem mümkün olmayacak.




Mayıs 2013 
A. Latif Kuru


Bir yorum ekleyin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir