Acı Tatlı Bir Yaşam – Hayatın içinden Kısa Hikayeler-13

Son güncelleme : Ocak 26, 2019


Acı Tatlı Bir Yaşam

Hayatın içinden Kısa Hikayeler-13


Gecenin koyu karanlığında, sokak lambaları bulundukları direk diplerini yaydıkları loş ışıkla aydınlatmaya çalışıyorlardı. Karanlığı sanki yalnız bu lambalar, saçtıkları ölü ışıkları ile alt etmeğe uğraşıyorlardı.
Bu loş sokak ortamında bir geç kız koşarak ana caddeye doğru gidiyordu. Genç kızın üstü başı perişan, her tarafı  yara bere içerisinde, elbisesi kısmen yırtık ve kendisi de çok bitkin görünüyordu. Bu kaçış ona sanki hiç bitmeyecekmiş gibi geliyordu. Son gayreti ile koşuyor, ancak nereye gittiğini de bilmiyordu.
Genç kız, sonunda ana caddeye çıkabilmişti. Birdenbire ara sokağın loşluğu, yerini parlak neon ışıkları ile donatılmış, kalabalık, gürültülü bir ortamda bulmuştu kendini.
Yüzü,  kolları, ayakları  yara bere içindeydi. Etrafına yorgun, şaşkın ve hayret dolu ifade ile bakıyordu. Ne yapacağını , kimden yardım isteyebileceğini nerede olduğunu bilemez halde etrafı inceliyordu. Şu anda açlık ve susuzluk korku duygusunu da bastırmıştı.
Etrafına bakınırken az ileride açık olan bir hamburgerci dükkanı gördü. Cebinde hiç parası olmadığını hatırladı. Ama açlık o kadar etkiliydi ki, gözünü karartıp lokantaya girdi.
Barda oturan sarışın genç, kızı bara girer girmez fark etti. Kızın durumunun bir tuhaf olduğunu ve korku dolu gözleriyle etrafı taradığını gördü. Bu duruma bir anlam verememiş ancak ilgisi hemen bu kızın üstüne odaklanmıştı. Oturduğu bar taburesinden yavaşça kalktı, etrafını şaşkınlıkla inceleyen genç kıza yaklaştı. “Hanımefendi sol tarafta boş bir masa var. İsterseniz siz buyurun oturun, ben de size bir hamburger menü getireyim.” dedi .
Kız hala bir robot gibi boş gözlerle bakıyordu. Sarışın genç adamın gösterdiği masaya yöneldi. Genç adam “isterseniz lavaboda biraz yüzünüzü yıkayıp ferahlayın, ben de bu arada menünüzü getireyim.” dedi.
Genç kız lavabodan çıktığında menüsü masada onu bekliyordu. Eli yüzü biraz da olsa temizlenmiş, saçları toplanmış, kız daha alımlı bir hale gelmişti. Masaya oturunca hafif tebessüm ederek hem teşekkür etti, hem de  mahcup bir ifade ile “üstümde hiç para yok size bu yemeğin bedelini ödemem mümkün değil.” dedi.
Genç adam “hiç önemli değil, benim ikramım olsun.” dedi.
Kız menüyü büyük bir iştahla sildi süpürdü. Belli ki çok açtı. Yemek bittiğinde biraz kendine gelir gibi olmuştu.
Genç adam “Yatacak yerin var mı? Evin buralarda mı?” diye sordu. Kız nihayet az da olsa konuşmaya başladı: “Nerede olduğumu bilmiyorum, başım büyük bir dertte, ne yapacağımı, nereye gideceğimi de bilmiyorum.” dedi.
Genç adam bu durumda çok fazla soru sormanın yanlış olacağını düşündü ve durumu anlayışla yaklaşmanın doğru olacağı, elinden gelen yardımı yapması gerektiğini düşündü. “İstersen bu akşamlık bende kal, iyi bir uyku çek, yarın oturur konuşur, ne yapacağımızı kararlaştırırız. Çaresizlik içinde olan kız teklifi kabul etti.
Beraberce lokantadan çıkıp ana caddede yürümeye başladılar. Genç adam evini yakın bir yerde olduğunu rahatlıkla yürüyebileceklerini söyledi. Kalabalık cadde boyunca  kısa bir yürüyüşten sonra, temiz görünümlü bir apartmanın önünde durdular. Genç adam dış kapıyı anahtarla açtı ve binaya girdiler. Asansörle 4. kata çıktılar.
Daireye girince, genç, ışıkları yaktı. Kız etrafına bakındı, küçük bir daireydi ama derli toplu, hiç bekar evine benzemiyordu. Genç adam kendi yatağını kıza bıraktı, kendisine kanepede yatacak bir düzen oluşturdu. Kız banyoya girdi, çıktığında görünüşü çok değişmişti. Ödünç aldığı temiz kıyafetler ona çok yakışmıştı . Yatağa uzanır uzanmaz uyumaya başladı.
Genç adam merak içindeydi. Ne olmuştu bu kıza? Başına neler gelmişti? Kim onu bu hale sokmuştu? Annesi ona insanlara yardım etmeği aşılamıştı. Ve hep “Yardım edeceğin kişinin geçmişini öğren ki, yardımını daha düzgün yapabilesin, yanlış kişilere hak etmedikleri yardım da bulunmaman lazım.” derdi.
Annesi çok akıllı ve çalışkan biriydi. Babasını ise hiç hatırlamıyordu. Onu annesi büyütmüş, okutmuş ve hep destek olmuştu. Ta ki bir sene öncesine kadar. Annesi önce ağır bir hastalığa yakalanmış ve 3 ay önce de vefat etmişti. Çok neşeli, çalışkan, mesleğinde başarılı ve yalnız başına yaptığı hayat mücadelesi nedeniyle çok karakterli bir insandı. Oğluna her türlü desteği vermiş, üniversiteyi bitirmesini sağlamış, onu da kendisi gibi sigorta uzmanı yapmıştı.
Annesi bir sigorta şirketinde uzman olarak çalışmıştı. Buradan elde ettiği tecrübeleri oğluna aktarmış, onun da, aynı şirkette iyi bir pozisyonda işe başlamasını sağlamıştı.
Genç adam yatağına uzanmış, elleri başının arkasında düşüncelere dalmıştı. Ertesi sabah işe gitmemeye karar verdi. Kızı bu halde tek başına bırakamazdı. Esasında kızın hikayesini de çok merak ediyordu. Sabah kalktığımda ofisi arar, rahatsızlandığımı ve işe gidemeyeceğimi söyler, bir günlük izin alırım, belki sabah kahvaltıda kızla konuşup ne olup bittiğini öğrenebilirim diye düşündü.
Kız çok güzel biri değildi, ama ona çok çekici geliyordu. Bu çekicilik ve kızın yardıma muhtaç hali onu bu olayın içine çekmişti.
Gözlerini kapattı ve bir an annesini düşündü. Annesinin o sonsuz sevgisi, ilgisi, onun iyimser biri olmasını sağlamıştı. Hayata hep iyi tarafından bakar, yardıma ihtiyacı olana yardım eder, her zorluk karşısında bir yol bulur, zor sorunlarda çok yaratıcı çözümler üretirdi. Genelde mutluydu, ki bu duyguyu kesinlikle annesinden almıştı.
Halbuki anne oğulun hayatı hiç de kolay olmamıştı. Anne kendisi ve oğlu için zorlu bir yaşam mücadelesi vermişti. Anne çok sosyal biri olduğundan oğlunu da öyle eğitmişti. Oğlu da annesi gibi çabuk arkadaşlık kuran, dost canlısı ve yardımseverdi. Bu düşüncelere dalmışken uyuya kalmıştı.
Ertesi sabah, mis gibi kahve kokusuyla uyandı. Gözlerini açtığında, birden dünkü olayları ve kızı hatırladı.
Kahve kokusu açık mutfaktan geliyordu. Ayağa kalkıp baktığında, çok güzel hazırlanmış kahvaltı masasını gördü. Yüzünü yıkayıp masaya, kızın karşısına oturdu.
“Eh tanışma vakti geldi. Benim ismim Mete, senin ismin ne ?” dedi. Kız da “Benim ismim Selen” dedi. Beraberce kahvaltıya başladılar. Mis gibi kokan kahve ve kızarmış ekmek iştahlarını iyice açmıştı. Etrafı saran güzel kokular bir huzur ortamı yaratıyordu sanki.
Selen, iyi bir uykuyla oldukça kendine gelmiş, sabah kalktığında banyo yapmış, yara bereleri azalmış, bir gün evvel açıkça gözüken gözlerindeki  korku sanki yok olmuştu. Mete lafa girme ihtiyacı duymuştu. “Tanıştığımıza göre, karşılıklı merak ettiğimiz soruları sormaya başlayabiliriz.” dedi. İlk soru Sinem’den geldi, “Sen kimsin? Ne iş yaparsın? Akşam bana niye yardım ettin? Bana bu kadar yardımcı olduğun için sana minnettarım. Şimdi birbirimizi daha yakından tanırsak çok iyi olur.” dedi.
Mete: “Ben bir sigorta şirketinde çalışıyorum. Akşam işten çıkınca hep bu hamburgerciye uğrarım. Akşam yemeğimi burada yerim. Dün akşam da bu nedenle oradaydım. Seni perişan halde içeri girerken görünce, içimde derhal sana yardım etme isteği doğdu. Ayrıca bana çok da çekici gelmiştin, seninle tanışma arzusu da, yardım etme isteğimi pekiştirdi.”
“Beni tanımadığın halde evine davet ettin.”
“Sen de bana güvenip geldin. Bunu, ihtiyaç duyduğun yardımın şiddetine yordum. Dün başından neler geçti ki, böyle perişan bir haldeydin? Artık anlatma zamanın geldi derim.”
“Bu çok uzun bir hikaye. Üç beş dakikada anlatılacak gibi değil. En baştan başlayıp anlatmalıyım. Bu da sana sıkıcı gelebilir.”
“Ben dinlemeye hazırım. Bugün nasılsa işten izin aldım, evde olacağım. Gerekirse seni tüm gün dinlerim.”
“Peki sen öyle diyorsan, ben de kendi hikayemi en baştan başlayarak,  sırasıyla anlatayım.”
“Epey zamandır bir şeyler yazmayı ümit ettim, bir türlü masa başına oturup kalemi elime alamadım.  Eğer müsaade edersen anlattıklarını kayda alayım. Daha sonra yazıya dökerim.”
“O zaman sen kayıt cihazını hazırlarken ben de iki kahve koyayım. Kahve eşliğinde anlatmak daha keyifli olur.” Ve Selen çok tatlı bir ses tonuyla anlatmaya başladı.
Ben Ankara’nın varoşlarında dünyaya gelmişim. Babam ve annem bir tekstil atölyesinde çalışırlarmış. Babam ustabaşı, annem de makasçıymış. Annem ve babam  gündüz işe gittiklerinden, anneannem gündüzleri bana bakarmış. Ben üç yaşına geldiğimde babam Almanya’ya çalışmaya gitmeye karar vermiş. Uzun uğraşılardan sonra iş ve işçi bulma kurumu vasıtasıyla Almanya’ya gitmiş. Bir yıl kadar orada çalıştıktan sora annemi ve beni de Almanya’ya aldırtmış. Ben o günleri pek hatırlayamıyorum. Çok iyi hatırladığım şey, anneannemin mis gibi kokan giysileri, ki o giysiler hep lavanta kokardı. O güzel sesiyle bana söylediği ezgiler, bana huzur verirdi. Hep onun söylediği türkülerle uykuya dalardım. Anneannemin yanında kendimi hep çok güvende ve mutlu hissetmişimdir. O pembe yanakları nurlu yüzünü her zaman hatırlarım. Almanya’ya gideceğimiz günde hatırladığım anılarımdan biridir. Ben anneannemin eteğine yapışmış ve “Ben gitmek istemiyorum. Anneannemi bırakmam. Siz gidin, ben burada kalacağım” diye bağırıyordum. Tabii çırpınmalarım, ağlamalarım bir işe yaramadı. Ne kadar teselli ederek götürmeye çalıştılarsa da, ağlamam akşama kadar sürdü. Artık yorgunlukta sesim çıkmaz olmuştu. O zamanlar Almanya’ya yolculuk genellikle trenlerle yapılırdı.
Bundan sonraki hatıram Almanya’da konuşulanları hiç anlamamam, her şeyin çok yabancı olması, en önemlisi de anneannemin yokluğu.
Almanya’yı hiç sevip benimseyemedim. O ilk  intibalar, yalnızlık, yaşadığımız evin çok eski ve küçük olması, beni oraları sevmekten alıkoydu.
Bir süre sonra babam annemi de bir işe yerleştirmişti. Annem de çalışacağı için, beni Alman çocuk yuvasına (kreşe) yerleştirmişti. Annemle babam her sabahın köründe beraberce işe gitmek üzere yola çıkarlar,  beni de giydirip,  yuvaya bırakırlardı. Her sabah o kadar erken kalkmak, uykumu alamadan giyinip o soğukta yola koyulmak, bana inanılmaz zor gelirdi. Akşamları işten çıkınca beni yuvadan alır eve götürürlerdi. O zamanlar en büyük korkum annemin akşama beni almaya gelmeyecek olmasıydı. Öğleden sonra akşama kadar gözüm devamlı kapıdaydı.
Yuva bana işkence olmuştu. Almanca bilmediğim için diğer çocuklar beni dışlamışlardı. Ben de bulduğum oyuncaklarla  bir köşeye çekilir, orada oynar ve beraber oynayan çocuklara gıpta ederdim. Helga  schwester (abla) diye bir görevli vardı. O bana çok iyi davranıyordu. Helga schwester sayesinde tek tük Almanca kelime de öğreniyordum.
Şimdi gerisin geriye baktığımda, çokta hızlı öğrendiğimi hatırlıyorum. Diğer çocuklar beni dışladıkları için tekrar onlara yaklaşmayı istemiyordum. Çocuk aklımla Helga’ya ben de Türkçe öğretiyordum. Helga’nın da desteği ile yavaş yavaş Almanca anlamaya başlamıştım. Çocuk beyni öğrenmeye öylesine açıktı ki, özel bir gayret saf etmeden anlamaya başlıyordu. Ayrıca kelimeleri telaffuzum da kusursuzdu. Yuvada öğrendiklerimi akşamları anneme babama söylüyordum. İkisi de şaşırıyordu. Hatta annem benim kadar kelime bilmiyordu.
Ben siyah saçlı biriyim, o sarı saçlı kafalar arasında hep dikkat çekiyordum. Kreşe başladıktan altı ay sonra kreşe bir Türk çocuğu daha geldi.  Çocuğun adı Ahmet’ti. Ahmet’le tanışıklığımız o zaman başladı ve dün geceye kadar da sürdü. Hikayemin Ahmet’le yakın ilgisi olduğundan, onunla ilgili konuları da biraz anlatmam lazım. Onun hikayesi ile benim hikayem iç içe geçmiş durumda. Hem güzel, hem acı hatıralarımın büyük bir kısmı hep Ahmet’le birlikte yaşanmış şeylerdi.
Ahmet, Yozgatlı bir ailenin çocuğuydu. Ailesi bizden altı ay sonra Almanya’ya göç etmişti. O zamanlar Almanya’ya “acı vatan” denmiyordu.  Göç etmek isteyenlerin gözünde Almanya cennetti. Beklenti böyle büyük olunca hayal kırıklığı da büyük oluyordu. Bugüne kadar “yabancı” olmanın ne demek olduğunu bilmeyen insancıklar, misafirperverlik kültürü ile eğitilmiş bir toplumun fertlerinin, Almanların   “yabancı” muamelesi ile aşağılayan tavırlarını görünce şaşırmış, kendi kabuğuna çekilmiş  ve gettolaşmıştı. Kendi ülkesinde, yabancıyla ekmeğini paylaşan, misafir olarak ağırlayan insan, burada yabancı diye aşağılanıyor, hor görülüyor ve dışlanıyordu.
Vatanımızda fakirlik, yoksulluk, işsizlik çok yaygın olduğundan, bütün değerler unutulup, “para kazanmak” en önemli değer olmuştu. Türkiye’den göç etmiş aileler karı, koca çalışıyor, hatta akşamları ikinci işe gidiyorlardı.  Dolayısıyla ne kendilerine, ne çocuklarına, ne kültürlerine zaman ayırabiliyorlardı. Yuvaya bırakılan çocuklar, aile sevgisi ve aile terbiyesi görmeden yetişiyorlardı. Bize göre çok daha serbest ve disiplinsiz oluyorlardı. Böyle yetişen ikinci kuşak Türk çocukları, mesleksiz, eğitimsiz, ne Türk ne Alman olan, kendini hiçbir yere ait hissetmeyen kaybolmuş bir gençlik olarak yetişiyordu. Bir süre sonra bu dışlanmış çocuklar çeteleşmeye, suç örgütlerine katılmaya veya kendi örgütlerini kurmaya başlamışlardı. Tabii her göç edenin çocuğu böyle olmuyordu. İçlerinden yüksek tahsil yapanlarda vardı. Ancak para kazanma hırsına kapılan ebeveynler, neler kaybettiklerini anlayınca ve paranın bu kayıpları asla karşılayamayacağını görünce son pişmanlık fayda etmiyordu.
Zaten kazanılan paralar ya elektroniğe ve mobilyaya ya da arabaya, daha sonra da, daha güzel ve daha yeni arabalara harcanıyordu. Bazıları da biriktirdiği parayla Türkiye’de ev arsa alıyordu, bir gün memlekete dönmek ümidi ile. Ne yazık ki bu geri dönme ümitlerinin büyük kısmı fos çıktı. Almanya’daki hayata alışanlar kolay kolay dönüş yapamıyordu. Verilen bütün dönüş teşviklerine rağmen göç edenlerin çoğu dönmedi. Böylece dağılan aileler, yoldan çıkan çocuklar bulundukları şartlarda yaşamaya devam ettiler. Kısacası kazanılan o paralar kaybettikleri şeylere çare olmadı.


Şubat 2014
A. Latif Kuru



Bir cevap yazın